hayat-ül dessas

Hiçbir zaman yetmez insana kendi derdi. Hep kendine bilir,bir başkasında gördüğü çileye ortak olup,acıyı paylaşma görevini üstlenmeyi… Sözü gelişine voleyle karşılamak ne kadar doğrudur,acı işte! Tesellisi de dahil olmak üzere, o vakit derman kılığına bürünmek, sadece acı verir… Hepsi böbreğe indirilmiş bir darbe kadar nefer kesicidir… Nefesi içimizde tutarsak daha mı az kıvranırız ki yerde..? Ne kadar ayıplasak, ne kadar kınasak da, hiçbir derde derman gene derdin kendisi kadar insaflı değildir… Ne basit aslında insanın kendisini kandırması değil mi?

Kelimeleri tükenipte sükunete yer verildiğinde ömürde; ya geçer gider insan, kendisini beklemeden bir hiç istasyonuna doğru yada durur düşünür tekrar tekrar cümle kurabilcek kadar gücünün kalıp kalmadığını… Susmaya yeltenmek; suskunların arasına karışmak mümkün müdür, dilsiz değilsek eğer ? Ölmeden mezarlıkta yer beğenip içine yatmak ve/yahut senden önce davrananların çukurlarını kazabilecek kadar kaçarbilir miyiz yaşamdan? Kaçarken kendimizi ölüme yaklaşıyor mu sanacağız yoksa? Yoksa ölüm tek çıkar yol gibimi görünür; yol tabelası kıvamında.. Ölmek: sadece yaşayanları geride bırakıp, bir sonraki bölümüne geçmektedir bu oyunun… Ne kadar basit aslında insanın kendini kandırması değil mi?

Bir salgın hastalıktır artık gözlerden dökülen yaşlar. Güvenin genleriyle oynamış olmasaydı inandığımız o insanlar; inancın köklerini baltalamasaydık her affın meyvesinde; renkli sözleri sakınmaya başlamasaydık mesafenin berisinde; bu kadar insanın – insanı üzülmesine sebep olabilcek her etkinin tepkisi bir idam kadar soğuk karşılanacaktı. Ve insanlar yadırgayacaktı mutlaka acıtan insanı… Bak  şimdi hepsi aramızda, kanatsız bir melek kılığında yürüyorlar; biz görmesek de; biz görmek istemesek de yaşatılmış sancıları, biliyoruz… Ne kadar basit aslında insanların birbirini kandırması değil mi?

Bakıyorumda dünyaya:
Tekrarlardan sakındıkça, tekrar tekrar tenimize batan dikenlerin tek cımbızcıbaşısı: yalnızlık… Kanda dolaşan hiçbir anti-deprasan, uzağında kaldığımız o eski siyah-beyaz türk filimleri kadar temiz görünmeyecek artık…

Rengarenk ve reklam kokulu kanalların; ışıltılı hot-time kuşağı dizilerinde, bilgi yoksunu/şans vurgunu yarışmalarda dahi anlatılanlar: yalan, ihanet ve zenginlik arzusu… İnsanların içinden birşeyleri sorumsuzca çalıp götüren; bizi daha da evimize kapatıp düşünmemizi ve bilinçli bir nesli yaşamamızı engelleyenlerin ellerinden tutanları neden görmezden geliyoruz? Beni sadece sevdiğim aldatmadı. Benim borçlu olduğum sadece bakkal yada evsahibim değildi.. Geleceğe hiçbir iz bırakmadan gidebilcek; gün için günü yaşayabilcek bir neslin insanıyım ben.. Utanıyorum.. Üst kuşaklarım ve akranlarım acınacak haldeler… Ne kadar basit aslında insanları kandırmak değil mi?

Ama ben maalesef:
Düşünmeden edemiyorum,
Düşündükçe sevemiyorum,
Sevdikçede uzaklaşıyorum….
Birileri sanki dar ediyor bize hayatı…

Öyleyse:
-Bana bir ‘’pasiflora’’lütfen,demli olsun…

yorumla