sis: "acı"

denk-gelmeler

inhitat acı bir lezzettir, o ak didarın kenarında kara bir oğlan kuklası gezinirken.

devamı

gaddar!

her acıyı içime gömerek yaşamayı,
yalnızlığımda ağlayıp
yanlışlarımla büyümeyi öğrendim.

ne kadar gaddar bir insanım,
ne kadar acımasız: acılar karşısında…

acısına merhem olamayacağım insanları,
acılarıyla başbaşa bırakmayı öğrendim.
acılarımla bir başıma savaştığım,
ıssız ve soğuk yalnızlığımda..

ne kadar gaddar bir insanım
ne kadar acınası: gözyaşlarımı sakladığımda…

[10.02.2010 / 01:39]
devamı

o cümle

Kurdum kendi kendime gecelerce, günlerce üzerine düşünüp; bin bir acıyı bu yalnızlığında içine katıp düşündüm… Her seçimde hüzün nöbetleri, her tercihte yürek sancısı ve yaralar… Alıştırdım kendimi: kimsesizliğe ve yokluğa…
“Sildim” derken farkında olmadan onu yaşamak kadar zor bir şey yok… Ben, hüzünlü bir aşk filminin, ayrılık sahnesinden sonra gelen karanlığıyla birlikte bıraktım gözyaşlarımı özgürlüğe… Onlar oynamıyordu filmde; ben yaşatıyordum onları içimde… Buluştuklarında yitirdikleri her parçaya rağmen sevebilen gözlerle bakmalarında dindi kalbimin göğsümü sıkıştırma uğraşları…
Ayrılmak…
Ayrı kalmak…
Sıcağına hasret düşmek…
Uzaklar ve mesafeler…
İhtimallerin dışında yaşanmış bir mahkûmiyetle tükettim onun için kendimi… Neden diye sorsa…? Koca bir hiç cevabım… Sadece sevdim: iyi kötü, yalan yanlış, az çok, ölesiye ki öldüm işte… Sevdim kendimden çok, kendini bile beni sevdiği kadar sevmeyen birini… Sevdiğim belki de sadece bir hayal perdesi, bir film karesi geçmişten hatırladığım… Öyle olmasa tekrar yaşanabilir mi bunca korkunun gölgesinde… Mutlu bir gecede sevdiceğe söylenebilir mi o kutsal cümle; kulaklarından öperken sessizce…?

(03.03.2009 / 03:21)

devamı

reform-deform!

Beni bir yağmur damlasına sığdırabilir misin ?
Düşüyorum, bir boşluktan diğer bir boşluğa; düştüğüm zaman mı, sema mı ?

Düşünüyorum da…
Hiçbir acısı kalmadı geçmişe dair içimde yarattığım gerçeküstü hayallerin… Gözü yaşlı bir adam vardı; bulutların üstünde oturan… Bir yıldırım ile düştü şehrinden uzak, bir hiç kentinin en ücra köşesine…
Kim gördü düşerken bıraktığı damlaları, o yağmurları ?
Hangi sevdalının gözyaşlarına ortaklık etti o adamın haşarı yağmurları ?
Sahil uzadıkça boyluboyunca; kaç sevgili daha bir yakınlaştı ıslaklıklarına ?
Aşkı arındırmak için gözyaşlarındaki tuzdan; hangi damlayı koşar adım kucakladılar ?
Tek bir dileği vardı yağan yağmurların: kimse üzülmesin… Kimse ağlamasın isterdi… Doğduğu şehrinden, bir hiç kentine doğru giderken…

Ben giderken en çok acıyan yanlarımı bıraktım; boşalttığım o evde…
En ağlak hallerimi…
En hatırnaz resimlerimi, olası geleceği, geçmişi…

Bir ara,
Beyaz, bembeyaz bir tablonun en çok boyanılmış, hatayı kapatmak için en çok uğraşılası yerinde; paramparça olmuş bir sanat eseriydim. Bir zamanlar sürrealistti bu tualin renkleri; şimdi ise sadece haki… Geride bıraktığım herşey fazla sulanmış bir tablonun yere akan pantoneleri…
Hayır, hayır gerek yok temizliğe de…
Hiçbir güç geri getirmez tablonun eksik kalan yanlarını, yaşanılmak istenilenleri, yaşanılmamışlıkları…
Onlar yaşanmadan yitti… Çizilmeden bitti…
Kim bilir… Belki de iyiki yaşanılmadan bitti…
Yoksa hangi güç uyandırabilirdi bu uykudan; bu ilizyondan…

Şimdi,
Yeni bir düşün esiriyim, zamanın görecesi içinde kaybolmadıkça; kaybetmedikçe kendimi…
Neydi o şarkı, hani…
“Sil baştan başlamak gerek bazen…”
Silmeli işte öyle…
Başlamalı yeniden;
bazı bazı, bazen…

(30.04.2008 – 10:16 / S3)

devamı