sis: "azrail"
devam ettim..
Bir küçük minnetti aklındaki firari sızıntı. Yüreğinde koparken fırtınalar, hayatın tarumar eden yüzüyle göz göze gelmişti, kendini kaybettiği sokak aralarında… Geçen yılların rutubetli kokusu sinmişti üstüne… Ne yana kaçsa, kaçışını kovalayan yalnızlıklarla savaşıyordu… Kendine her yabancı kalışında; her hatırlattığında kendine acıyı, bir parçasını daha sardı ceset torbasına, sakladı yatak altlarında… Saçlarının gölgesini, gözlerinin buğusunu, dilinin ucundaki ıslaklığı kaybetti, kendi kaybolmuş dünyasında… Düş yordamıyla bulunan bir hayat değil bu, savaşta düşe kalka kazanılan bir zafere layık anca… Hazların cazip hislerle kanat çırpışına beğeniyle bakarak; kapılarak rüzgarına yaşanacak bir vakit değil bu… Işıklar kapanıpta güneş göğe yükselirken, yatağın diğer ucunda yalnızlık hakim sürecekse; en aciz zamanı güçlü göstermek için günde milyon kere maske değiştirilecekse, yaşanacak bir hayat değil bu… Geldik bir haz ile dünyaya… Gitmeden önce, takılıpta Azrail’in orağına düşmeden evvel yere; bulanmadan toza toprağa, ölüme varmadan daha: bir hatıra bırakmalı hayata…
Şimdi kapat gözlerini,
Açık kalsın ışıklar bu gece…
Sabah uyandığında kim kalacak acaba yanında…
Düşün, taşın, dolanma kendi kurduğun darağacına…
