sis: "düş"

devam ettim..

Bir minik şükrandı aklından dökülen. Gözlerinden inerken inciler, kozaları halen bedenindeydi yılların ördüğü.. Evrimleşti çeyrek ömür. Kanatlar açılırken rüzgarı hissetmek, sayesinde hafiflemek.. Bir nefes ve bir nefes daha içe çekilen, kana kana. Yabancı olunan ne varsa onun suçu değildi. Kanaat ettiği yaşamı bir zamanlar devşirilmişti. Son demde, oluşumların karmaşasında hissetmek; saçlarındaki karaltının yüzünü gölgeleyişini.. His yordamıyla bulunan bir yürek geldi ellerine.. Işığa doğru tutulunca ardı görünen.. Ve takılınca ayağı yere düşüp toza bulanan..
 

Bir küçük minnetti aklındaki firari sızıntı. Yüreğinde koparken fırtınalar, hayatın tarumar eden yüzüyle göz göze gelmişti, kendini kaybettiği sokak aralarında… Geçen yılların rutubetli kokusu sinmişti üstüne… Ne yana kaçsa, kaçışını kovalayan yalnızlıklarla savaşıyordu… Kendine her yabancı kalışında; her hatırlattığında kendine acıyı, bir parçasını daha sardı ceset torbasına, sakladı yatak altlarında… Saçlarının gölgesini, gözlerinin buğusunu, dilinin ucundaki ıslaklığı kaybetti, kendi kaybolmuş dünyasında… Düş yordamıyla bulunan bir hayat değil bu, savaşta düşe kalka kazanılan bir zafere layık anca… Hazların cazip hislerle kanat çırpışına beğeniyle bakarak; kapılarak rüzgarına yaşanacak bir vakit değil bu… Işıklar kapanıpta güneş göğe yükselirken, yatağın diğer ucunda yalnızlık hakim sürecekse; en aciz zamanı güçlü göstermek için günde milyon kere maske değiştirilecekse, yaşanacak bir hayat değil bu… Geldik bir haz ile dünyaya… Gitmeden önce, takılıpta Azrail’in orağına düşmeden evvel yere; bulanmadan toza toprağa, ölüme varmadan daha: bir hatıra bırakmalı hayata…
Şimdi kapat gözlerini,
Açık kalsın ışıklar bu gece…
Sabah uyandığında kim kalacak acaba yanında…
Düşün, taşın, dolanma kendi kurduğun darağacına…

devamı

gider'iken

Teselli etmeye gelenlerin kişilik bozukluklarına; psikolojik devinimlere uğradığı dönemlerdi; senin bana bıraktığın dünyayı kendime cehennem ettiğim günler… Hiçbir sözün hükmü yoktu gerçeklerin karşısında… Hiçbir hükmün geçerliliği, tatmin ediciliği yoktu… Hayat buydu işte; bir katil, bir sapık, bir sentetik bağımlısı kılığında…

Unutulmuş, tarihe gömülmüş acıların gün yüzüne çıkıp da, kendini güneşe döndürmesiydi; günebakan kadar coşkuyla… Ne zevk almıştı bana / bize bunları yaşatmakla; acımakla / acıtmakla… Değil miydi ki bizle bir gülen çiçekler; şimdi nasıl açacaklar coşkuyla; yeniden- yeniden? Ne yaptıysak yaptık işte; elimizden geldiğince… Acıdık / acıttık birbirimizi son nefesimizde… Son bir gayretle ölümü kucaklayışın sebebine hiç değinmedik; bir ölü sevici rolünde kıydık parçalara yüreğimizi… Bu senin için, bu benim için, bu doğmamış bebeğimize…

Ah düşler, düşlerden devşirme rüyalar ve geceler; upuzun uzayan, uzadıkça yaşanılası; ölümsüzlük hissi veren uyku öncesi sevişmeler… Öpüşün, dudakların ve dilinin kıvraklığı… Tenin ki kadifeden: değdikçe yakan, kül eden… Hepsini yerle bir eden neydi? Hiç mi sevmedik yoksa? Korkarım… Yazık bunca geçen zamanın terkine; hiç hak etmemiştik de, artık neyse!

Kendimi her kaybettiğim günü; bir sahil kıyısında, bir ağaç gölgesinde ya da köprülerin korkuluklarında sonlandırıyorum… Uzaktan izliyorum; sadece izliyorum. İnsanlar seviyor. Sürekli bir şeyleri sevebiliyor; çok seviyor, az seviyor, sever gibi yapıyor; gerçekliğine inanarak. İmreniyorum… Ben sevsem diyorum: ya el alır, ya hak alır, ya ahı kalır… Çıkamıyorum işin içinden…

Teselli etmeye gelenlerin, istatistiksel verilere şaşırdığı dönemlerdi; anket yoklamalarını değiştiğim günler… Sevmemek için uğraşırken, sevmek için birçok sebep çıkartarak; daha birçok sevmiştim. Seni, beni, bizi; hatta tüm eski sevgilileri… Hepsini de özlemiştim bir nefeslik bıraktığım ömrün kalan son çeyreğinde… Ellerimi açıp da dayarken kalbime, son atışlar onlar içindi…
Düşlerim: bu son merasim atışı eşliğinde yittiğimdi…
Ve yitişim bir Kasım akşamına denk gelmekteydi…

(15.05.2008 – 07:43)

devamı