sis: "hayal"

ab-ı dirim

Beni hiç bilmediğim, hiç tanımadığım bir hayalin peşinden sürüklercesine çekip çıkarmıştı yaşadığım ütopya’dan. Oysa ben, o ülkenin kralıydım bir başıma… Mutluydum ki yaşıyordum o ülkenin sokaklarında, caddelerinde; gecelerinde elbette…

Beni hiç bilmediğim, hiç keşfetmediğim duygulara esir edercesine elleri arasına almıştı. Kaybolmuştum işte; tekrar dünyaya gelmişcesine gözlerim kapalıydı; ağlıyordum belki de, hatırlamak istemediğim için hatırlamasam da… Oysa ben: ne de güçlüydüm, güçsüzlerin arasında yaşadığım ütopya’mda; ne bir gözyaşı, ne bir sızı… Sadece ben vardım, sadece var’ettiklerim; o dünyada…

Hiçbir renk beni çekip çıkaramazdı yaşadığım katatonikliğin diyarından; gözleri gözlerime ışığını katmasaydı… Hiçbir güç tahtımdan kaldıramazdı beni; teni tenime bu kadar yakışmasaydı… Bu kadar alıp götürmeseydi sözleri beni; bu kadar inceden inceye fethetmeseydi yüreğimi… Belki de hiçbir zaman açılmazdı bu kepenkleri gözlerimin; kulak zarımın bodyguard’ları kaçmazdı… Ve tanışmasaydı dudaklarım dudaklarıyla; hiçbir zaman affetmezdim ben bu hayatı, yaşadığım ütopyayı terkedercesine…

Ben bir kral-dım; bir vakit de hayalet şovalye… Geceleri düşlere girdim, kalpleri dolaştım birer birer… Bedenleri keşfettim; canlar hazzımın dipsiz kuyularına atılmış birer bozuk para birikintisiydi… Diledikleri kadar tutsak edildim, diledikleri kadar tutkularıydım… Kurtarıcısı da oldum kimi zaman; kendini bilmediği bir zindanın içine hapsolmuş, çürümüş farkedenlerin yüreklerinde… Ama bir kendimi kurtaramadım, kurtuluşu olmadığını sandığım bu işkenceden; yaşamak denilen zor zanaat meşgaleden… Kim ister acı çektirmeyi, acı çekerken… Acı çektik çoğu zaman; severken hatta sevişirken…

Bir zamanlar güvenin yerini almış her paronoya ödüllendirilecek kadar değerliydi. Farkedişin verdiği mutlulukla müttefik oldukça, kıskançlığa yenilmiş ruh, katledecek sevdalar arar dururmuş… Benim bir zamanlar başıma hep umduklarım gelmişti… Ne çok yenilmiştim kendime… Hayat her başlangıcın önünde 1-0 öndeydi işte… Nicesine hayatı bir kenara bırakıp; başka bir ülkeden ulaşamayışımın yegane sebebiydi işte geçmişin izleri… Ellerim kesikti: can kırıklarıyla; gözlerim sımsıkı kapalı: gördüğü sahnelerin dehşetiyle… Ne yaşadıysam ben yaşadım, acısı bir bana ağır geldi elbette…

Bir ara, günden kaçıp kaçıp sığındığım yastığa, asılı kalmış her saç telini; uyku öncesi mum ışığında odada dans eden gölgelerin sahibini ne çok aramıştım; hepsi de o ütopya ülkesine varmadan evveldi… Hepsi hepsi belki de sadece özlemdi…
Şimdi kimdi onlar?
Nerdedirler acaba?
Sahi peki ya sen?Sen hep var mıydın ?
Kimsin ki sen?

Hiçbir kanalda anlatılmaz yaşanılası hayatın ince sırları; keşfedilmemişcesine çırpınıp dururyoruz işte… Kimse bilmez mi? Kimse tanımaz mı aşk’ı? Belli ki kopyası yok işte… Aşk: herkesin bedenine göre… Bana biraz bol, onlara ise dardı… Ama “farklı” dedim bu sefer kendime… Gözlerimi uzun süre sonra tekrardan yaşama döndüğümde; yaşama sevincimi bana bahşedişinle: anladım… Bu sefer farklı olacağını bildiğimden değil bunca çırpınışım, bu sefer ben bile inandım işte… Ne önemi var yaşamanın; yeniden yıkılmayacaksak; yeniden doğrulmayacaksak her esen rüzgara inat…. Yaşamak bir su kadar ölümsüz olmalıydı; bir gün toprağa varacağım elbette….
Ve… Vakit bu vakitse şayet; ben bir yağmur damlası gibi saç telinden boynuna yol alacağım…

29.05.2008 / 18:11
devamı

hayal-et

Seni hayal etmekle başlıyor; bedenimin, beynime itirazlarına aldırmadan kendimi tüketip; döne dolana sana varışlarım. Ne kadar çabalarsam o kadar düşüyorum ağına.. Senden kurtulmanın tek yolu nefes almadan uzanabilmekse soğuk metal masa üzerine; konuşmadan herşeyi anlatabilmekse parmak ucuma iliştirilmiş künyeliğimle; hazırım! Sana verdiğim sözleri tutamayıp; kendime iyi bakamadığıma üzülmek için çok geç kaldım. Başka üzüntülerde kaybettim ben kendimi, elbette sendin kaybedişlerimin sebebi… Meraklama bunu hiç kimse bilemedi…
Seni hayal etmekle başlıyor; gecenin soğuk siyahında camdan dışarıya uzun süratli bakışlarım… Işığı yanık kalmış salonlarda yana yakına seni aradığım gecelerin sabahı, boğazıma geçirilmiş bir ilmek gibi nefesimi kesiyor. Beni bekleyen her ne ise bu şehrin ışıklarında gizli; ben onu bulmak için her gece yatağıma uzanıp penceremden sarkıyorum; boynuma sarılı saçlarından darağacım…
Seni hayal etmekle başlıyor; senin yokluğunu gidermeye çözüm(müş) gibi davranışlarım. Gözyaşlarım, kalp çarpıntılarım… Ne kadar paralarsam; ne kadar çırpınırsam çırpınayım. Takılıp kalıyor giydiğim bu dar gömleğin etekleri; yalnızlıkla bilenmiş çivi gibi hatıraların uçlarına… Söz yaşlarım, düş kanamalarım… Ne kadar çok yaşarsam o kadar çok büyüyecek; sen giderken biriktirdiğim sancılarım… Ne kadar çok yaşarsam o kadar çok seni anacağım!
Seni hayal etmekle başlıyor;
Benim hayalet sancılarım…
bilinmeyen bir tarihte, koğuş penceresinden bursa’yı izlerken karalandı önce.. bugün, izmir semalarında (24.02.2008-01:45′de) sona erdi..
devamı

forbidden love

Her kaçışın son çıkış noktasında durup seni almamı bekler gibisin. Bir otostopçu rahatlığında; bir seyyah kılığında… Ben gönlümün yol güzergahına her ne kadar seni imlemesem de, sen her tabelada kendini belli etmek zorundasın; en yaldızlı pozlarınla… Seni hatırlamak zorundayım sanki… Hayat, seni bana zorladıkça zorluyor.
Biliyorum ki bu gidişin dönüşü olmayacak. Eğer seninle devam edeceksem yola; biliyorum ki tek samimi aile dostumuz Azrail olacak… Ama gene de kendimi alıkoyamıyorum. İnadına senin resmini, inadına seni hatırlatacak ne varsa her şeyi kendime hatıralık saklıyorum. Dört duvar, portmanto ve sehpalarda hatıraların saklı, darmadağınık…

Her kaçışımın çıkış noktasından bana geriye dönmem için yalvarır gibi bakıyorsun. Yeniden ellerini tutmak; yeniden sana sarılmak ne kadar acı verici bilemezsin. Hayattan hiç almadığım kadar hazzı sende tattım ben. Sensizliği sen benim kadar bilemezsin. Ama senli olmanın ağır yükünü de bizden başka kimse bilemedi sevgili… Bir yasak aşkın kurbanı iki deli yürek; çağırsam seni gittiğim uzak kentlerin telefon hatlarından; gelemezsin… Bense bunca derdi tasayı bir kenara koyupta senin olamam. O kadar ağır ki yükün, vebali altında senin olamam… Ne hesap veririz yarına, bizden sonra gelecek nesillere… Anlamaz kimse, aşk’ın birbirimize ait olduğumuzda ortaya çıkan ilahi bir güç olduğunu…

Her kaçışların hareket anında sen varsın. Sen olduğun için geçemiyorum şu yaşam denen zoraki tecavüzden… Birlikteliğimizin gizli saklı varlığını gün yüzüne çıkaramamak kadar kötü ve zor bir şey yok… Yaşam işte bu çabanın içinde saklı olmasa; belki de hiç düşünmezdim. Eylemlerin tetikleyicisi heyecana, yenik düştüğüm bir an’da sadece benim olabilmen için ne çabalar sarfederdim, tahmin bile edemiyorum… Korkmak, çekinmek, utanmak yok; kendimi sana adadığım günden sonraki yaşamımda… Kendime armağan ettiğim en güzel aşksın sen.  Bir yol üstü hediyelik dükkanındaki “aşk hatırası” yazılı çakmaksın, son orgazm sigaramı seninle yakıyorum… Farkındayım, seninle bir geleceği ateşe veriyorum…

devamı